NAKM

DEGERLI DOSTLAR UYE OLARAK BIZIMLE BU YOLDA YURUYUN...
NAKM

Norvecdeki Alevi dusuncesine sahip olan canlarin bulusma noktasi....


    Kırsal Kesimdeki Değişme Sürecinde Alevi Aile Yapısında Meydana Gelen Değişmeler

    Paylaş
    avatar
    NAB.admin
    Admin

    Mesaj Sayısı : 125
    Bosted : norvec
    Kayıt tarihi : 07/02/08

    Kırsal Kesimdeki Değişme Sürecinde Alevi Aile Yapısında Meydana Gelen Değişmeler

    Mesaj tarafından NAB.admin Bir C.tesi Mart 22, 2008 4:54 am

    Osmanlıların mirasçıları sayılmaktadır. Bundan dolayı Osmanlı İmparatorluğu dönemi, İslam’ın yayılış evrelerinin en parlaklarından biri kabul edilmektedir. Bu dönemde, eski "halifenin" yerini alan "Osmanlı Sultanı", bütün Müslümanların güçlü koruyucusu ve Allah'ın yeryüzündeki gölgesi sayılmıştır. Ancak bununla birlikte, yalnız yabancı gezgin ve ziyaretçilerin değil, ister görmezden gelen ister görmemiş olsun, kentte yaşayan Sünni Türk'ün de gözünden kaçan bir gerçek vardır. Bu Anadolu nüfusunun büyük bir bölümünün "Heterodoks" bir İslam'a, hatta “Ortodoks İslam” ile ancak pek az ilişkisi bulunan inançlara bağlı olduğu gerçeğidir. Bu olgu, yalnız Anadolu'ya özgü bir durum değildir; İran'da öncelikle İran Azerbaycan'ında, bir zamanlar Karakoyunlu Türkmenlere ait olan bölgelerde de görülmektedir.
    Anadolu’da görmezlikten gelinen heterodoks yapıdaki Alevi inancının kökeni eskidir ve şüphesiz, Türk(men)lerin henüz İslamlaşmadığı dönemlere dayanmaktadır. Yani Alevilik tek bir günde doğmuş değildir; oluşumunda birçok evreler vardır. Gelişimi yüzyıllar boyu sürmüştür. Aleviliğin kaynakları farklı bir çok öğenin birleşimidir. Bu bakımdan, Alevilik bir senkretizm'dir (karışımdır) denilebilir. Alevilik, İslamiyet cilası altında köklü bir kültür ve inanç karışımlarını içinde barındırmaktadır. Yani Alevilik, birbirine aykırı birçok öğenin karışa geldiği, örf-dışı ve dili Türkçe olan heterodoks yapıda bir halk öğretisidir. Bununla birlikte, halka dayalı, bu öğretinin yanında, halk kitlelerinden az ya da çok ayrı düşmüş kollarıda bulunmaktadır.
    Anadolu'da yaşamış ve yaşamakta olan heterodoks yapıdaki topluluklara, çağlar boyunca tarihi bir adla, "Kızılbaş" denmiş; ayrıca bu topluluklar, muhalif oldukları düşünce taraftarlarınca "sapmış" anlamında kullanılan "Rafızi", "Mülhid" gibi küçültücü adlarla anılmışlardır. Kızılbaş (Alevi-Bektaşi) topluluklarının “Ayini Cemleri” ve sır saklama töresi, Sünni topluluklar arasında asılsız birçok söylentinin ve iftiranın yayılmasına yol açmıştır. Örneğin, Sünni topluluklar arasında en yaygın suçlama, "mum söndü" suçlamasıdır. Kızılbaş (Alevi-Bektaşi) toplulukları için "mum söndürme" suçlaması; aile namusuna önem vermeyen, ana-bacı ayrımı gözetmeden tüm kan yakınları ile cinsel ilişkiye girenler anlamında kullanılmaktadır.
    Bu ön yargılı hüküm, cahili ve okumuşu ile Sünni inançta olanların bireysel ve toplumsal vicdanlarına kazınmıştır. İnsafsızca ve bilgisizce çıkartılan, günümüzde de devam ettirilen bu inanış; fısıltı ve dedikodu halinde Sünni toplulukların vicdanlarına yerleştirilmektedir. Ulusal bütünlüğümüz ve ulusal birliğimiz için büyük tehlikeler oluşturan, bu yanlış inanış ve düşünüş günümüzde de yaşatılmaya çalışılmaktadır.
    Cem törenlerinde bulunmuş Sünni inançlı bir kimsenin ağzından duymuş gibi anlatılan "mum söndürme" iddiası, birçok açıdan dayanaksız bir kurgudur. Çünkü, Alevilikte "Görgü Cemi"ne girmek, yani Alevilikte Cem’e (toplu ibadete) sürekli katılım hakkını kazanmak, "musahip" (yol kardeşi) tutmakla gerçekleşmektedir. Musahip (yol kardeşi) tutmak ve nasip almak (Alevi yoluna girmek) için ise, “ikrar verme” töreninden geçmek gerekmektedir. Tüm bu koşul ve kuralların yanı sıra Alevi-Bektaşi (Kızılbaş) toplulukların katliam ve kıyımlardan kurtulmak için, takkıye (saklanma) uygulamasında bulunmaları, dışardan bir kişinin -ister Sünni olsun, isterse bir başka dinden olsun- ya da “ikrar vermemiş” ve “musahip tutmamış” Alevinin bile, Alevilerin dini törenlerine dışarıdan birinin girmesine olanak tanımamaktadır. Dolayısıyla bu törenleri dışardan birinin izlemesi (geçmişte) olanaklı değildir.
    avatar
    NAB.admin
    Admin

    Mesaj Sayısı : 125
    Bosted : norvec
    Kayıt tarihi : 07/02/08

    Geri: Kırsal Kesimdeki Değişme Sürecinde Alevi Aile Yapısında Meydana Gelen Değişmeler

    Mesaj tarafından NAB.admin Bir C.tesi Mart 22, 2008 4:55 am

    II. KIRSAL DÖNÜŞÜM SÜRECİNDE ALEVİLER
    Osmanlı yönetiminde özerk millet sistemiyle sağlanan imtiyazlar, Müslüman olmayanlara –özerlik daha çok dini gruplara– göre düzenlenmiştir. Önce Yunan, Ermeni ve Yahudi topluluklara kendi işlerini idare etme izni verilmiş ve sonradan Bulgar Ortodoks Kilisesi ve Ermeni Katolik Kilisesi gibi dini kurumlar bu haklardan yararlanmıştır. Ancak Kızılbaşlar ve Nusayriler gibi heterodoks ya da Yezidiler gibi heretik müslümanlar böylesi herhangi bir özgürlüğe sahip olamamış ve sürekli baskı altında yaşamayı öğrenmişlerdir. Padişah Yavuz Sultan Selim ve II. Mahmut dönemlerinde yapılan katliamlarla Kızılbaşları ve Nusayrileri zorla yola getirme girişimi bu baskının en çok yoğunlaştığı ve bu topluluk üyelerinin en fazla kıyıma uğradığı dönemlerdir.
    Yıkılan Osmanlı’nın yerine cumhuriyet yönetiminin benimsendiği laik bir devlet anlayışı ile Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması Alevilere durumlarında hızlı iyileşme olacağı umudunu vermişti. Bekledikleri değişimlerin önünde, Sünniliğin yarı-resmi devlet dini olarak yönetim mekanizmalarında durması, giderek zaman içerisinde etkinleşmesi ve inanç yönünde engellemelerin sürmesi Alevilerin hayal kırıklığına uğramasına neden olmuştur. İnanca yönelik baskılar 1950 sonrasında özellikle Menderes yönetimi sırasında Sünni inancın devlet inancı olarak benimsenmesi ve 1980 sonrasında giderek yaygınlaştırılan birlik adına (?) Alevi köylerine camilerin yapılması, Aleviler tarafından aşırı bir saldırı olarak algılanmaktadır. Bu hareket toplumsal bütünleşmeyi engellemekte ve geciktirmektedir. Bu durum grup kimliği simgelerinin yeniden keşfedilmesine ve hatta bölgesel kökenlerinden bağımsız olarak bütün Aleviler tarafından anlaşılabilir ortak bir Alevi terminolojisi oluşturarak iç engellerin üstesinden gelme girişimlerine bile yol açabilmektedir.
    Özellikle Türkiye’nin Orta Anadolu (Afyon, Isparta, Burdur, Kütahya, Yozgat, Tokat, Nevşehir, Eskişehir, Kütahya, Afyon, Manisa, Ankara, Kırıkkale, Kırşehir, Kayseri, Çorum, Amasya, Samsun, Ordu, Sivas ve Tokat illerinde), Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde (Erzincan, Tunceli, Erzurum, Elazığ, Malatya, Muş, Bingöl K.Maraş, Adıyaman ve G.Antep illerinde) siyasal parti olarak merkez sağ partileri tutan kesimler üzerinde milliyetçilik, anti-komünizm ve dine ilişkin temalar bugün de etkisini sürdürmektedir. Söz konusu temaların en radikal savunucusu olan milliyetçi partiye, bu kesimler oy vermemekte; ancak ülkücüler/milliyetçiler sözü edilen temaları kullanıp bir “eylem/hareket nedeni” ve hedef ya da hedefler gösterebildikleri zaman, bu kitle ülkücülerin/milliyetçilerin peşine takılabilmekte ve bu doktrin taraftarlarının istediği her türlü eyleme kolayca adapte olabilmektedirler. 1980 öncesinde milliyetçilik söylemine sahip olan sağ parti, merkez sağ için seçimler düzeyinde önemli bir rakip olamazken; 1990’lı yıllarda gelişen yeni koşullar altında (merkez sağın bölünmüşlüğü vb. gibi nedenlerden dolayı) artık merkez sağ partilere çok ciddi bir rakip olarak görülebilmekte veya algılanabilmektedir. Yine “eylem/hareket nedeni” olarak tanımlanabilen durumlar söz konusu olduğunda sağ milliyetçi söyleme sahip parti ve gruplar karşısında merkez sağ partiler neredeyse bir hiçtirler. Örneğin 1980 öncesi Çorum, Sivas ve K.Maraş gibi katliam hareketlerinde ülkücü/milliyetçi grup etkin olarak rol alırken; bugün hareketin yöneldiği kitle göreceli olarak farklılaştığı (!) kabul edilse de çeşitli olaylarda -İtalya’nın PKK’ya gösterdiği anlaşılmaz yakınlığa gösterilen tepkiler vb. gibi milliyetçilik ve dine ilişkin temalarda- yine bu grup ön plana çıkarak etkin rol oynamaktadır.
    1980 öncesi bu bölgelerde yaşayan Sünni-Türk veya bir kısım Sünni-Kürt kesimlerdeki “geriye dönüş” özlemlerinin güçlenme nedeni, asıl olarak ekonomik olmaktan çok toplumsal-politiktir. Kapitalizmin gelişmesi bu kesimlerin ekonomik durumlarında önemli bir gerileme yaratmamıştır. Onlara ekonomik durumlarının “kötüye gittiği” izlenimini veren şey, kendi durumları ile Alevi ve Kürt kesimlerin ekonomik durumları arasında yaptıkları kıyaslamadır. Eskiden Türk/Kürt-Sünni kesim lehine oldukça büyük olan oran değişmektedir. Çünkü yıllardır güç ekonomik koşullar içinde olan Türk/Kürt/Zaza-Alevi kesim, kapitalizmin gerek yörede gerekse çevrede yarattığı iş olanaklarından faydalanma fırsatını bulmuş ve böylece ekonomik durumlarını eskisinden çok daha iyi bir noktaya getirebilmiştir. Ova yörelerde kurutulan bataklıklar Alevi köylerin toprak sahibi olmalarına olanak vermiş, işletmeye açılan madenlere ve fabrikalara işçi olarak giren Aleviler hiç değilse istikrarlı ve yöre koşullarında iyi sayılabilecek ekonomik olanaklara kavuşabilmişlerdir. Böylece bir yandan kent ve kasabalarda Alevi nüfus kalabalıklaşırken aynı zamanda bu kesim içinden çıkan tüccar-esnaf zümreleri de kent ve kasabanın ticari hayatında önemli bir yer tutmaya başlamış; buna paralel olarak eğitim-öğretim görmüş mensupları çoğalmış ve bunlar yörenin merkezi-yerel bürokrasisine yerleşebilmişler ve sonuçta toplumsal-politik ağırlıklarını büyük ölçüde artırabilmişlerdir. Yeni koşullara aynı hız ve oranda adapte olamayan Sünni kesimler, yüzyıllardır kendilerinden alt statüde olan Alevilerin bu yükselişleri karşısında durumlarının bozulduğu yargısına ve bundan doğan bir tedirginliğe kapılmışlar ve kapitalizm-öncesi dönemdeki “denge”nin yeniden kurulmasını ister olmuşlardır. Sünnilerin bu tedirginliğini ilkel ve yıkıcı bir propaganda ile kullanan bazı kesimler, Çorum, Sivas ve K.Maraş Olayları’na neden olmuş ve kolay dinmeyecek etnik-dinsel saflaşmalara yol açmışlardır.
    Türkiye toplumunun yaşadığı bu saflaşma, toplumun kutuplaşmasına ve böylece toplumsal ortamın “bütünselliğini” önemli ölçüde yitirmesine neden olmaktadır. Bu bölünme ve ayrışma olgusu çok çeşitli biçimlerde ortaya çıkmaktadır. Bazı kent ve kasabalar belli bir etnik-dinsel ve siyasal topluluğun etkisi altındadır: Örneğin Tunceli gibi “Alevi” ya da Konya, Kütahya gibi Sünni eğilim egemen olduğu kentler ve bu kategoriye sokulacak bir çok kasaba ve köy bulunmaktadır. Bazılarında ise bir “taraf” büyük ölçüde yerleşim merkezine egemendir, ancak etkin/egemen olmayan taraf da varlığını sürdürmektedir: Örneğin Erzurum gibi Sünni çoğunluğa karşın Alevi azınlığın yaşadığı yerleşim birimleri görülmektedir. Daha büyük bir kısmında geçerli olan ise, yerleşim merkezinin ikiye ayrılmış oluşudur: Sivas, Elazığ gibi kent merkezlerinde birbirinden kesin çizgilerle ayrılmış alanlarda yaşayan Alevi ve Sünni mahalleri bulunmaktadır. Ancak 1980 sonrasında bu ayrım biraz daha silikleşmiştir. Yine de belli bir tarafın egemen olduğu kentlerin toplumsal yaşamı buna göre biçimlenmekte, orada yaşayan insanların günlük yaşantıları ve kamusal faaliyetler egemen siyasal-toplumsal (etnik-dinsel) anlayışın isteklerine göre düzenlenip yönlendirilmektedir. Ayrıca bu yerleşim merkezinin ekonomik-kültürel-ideolojik ve yönetsel kurumlarına dokunulmamakta, “egemenlik” bu kurumlar aracılığıyla sağlanmaktadır.
    Ancak ikiye ayrılmış yerleşim merkezlerinde, var olan kurumsal yapı önemli ölçüde sarsılmakta ve “bütünlüğü” mekanik olarak parçalanmaktadır. Hastane, postane, okul gibi kamusal kuruluşlar yörenin tümünün ihtiyaçlarına yanıt verememekte, belli bir tarafın “denetim alanı” içindeki bu kuruluşlardan öteki taraf yararlanamamaktadır. Çarşılar bölünmekte ve bazen bir taraf buraya egemen olabildiği için diğer taraf kendi alanı içinde bir küçük çarşı kurmak zorunda kalmaktadır. 1980 öncesinde Elazığ’da “Gazi Caddesi”nin etrafında tüm kamusal kurumların ve çarşının yer aldığı bölüm Sünni ve sağ görüşlülerin egemenliğinde bulunduğu için, Alevi ve sol görüşlü olanların kendilerine “Hozat Garajı” çevresinde küçük bir çarşı oluşturmaları gibi örnek yapılanmalara çeşitli kent ve kasabalarda da rastlanmaktadır.
    avatar
    NAB.admin
    Admin

    Mesaj Sayısı : 125
    Bosted : norvec
    Kayıt tarihi : 07/02/08

    Geri: Kırsal Kesimdeki Değişme Sürecinde Alevi Aile Yapısında Meydana Gelen Değişmeler

    Mesaj tarafından NAB.admin Bir C.tesi Mart 22, 2008 4:56 am

    1980 öncesinde metropol kentlerin bazı semt ve mahallelerinin sol veya sağ görüşlülerin denetiminde olduğu, ancak buralarda toplumsal yaşamın önemli ölçüde sekteye uğramadığı görülmektedir. Yani bugün bile Türkiye içinde var olan dinsel-etnik ve siyasal topluluklar arasındaki kutuplaşmalar yerleşim alanlarına göre farklılık göstermektedir. Gerilimin dozunu, karşılıklı cephelerin sınıfsal içeriği, bölgenin ekonomik gelişkinlik düzeyi belirlemekte ve toplulukların beklenti düzeylerine göre bu gerilim değişmektedir.
    Osmanlıdan günümüze onaylanmayan heterodoksluk, sürekli olarak asimilasyona çalışılmış, farklı düzeylerde başarıya ulaşılmış ve Alevilerin toplulukların kimlik duygusundaki farklı faktörleri farklı derecelerde ve farklı oranlarda etkilemiştir. Ancak asimilasyon hızı kentsel yerleşimlerde kırsal köylerden büyük oranda daha hızlıdır. Yine kent göçmeni konumundaki Aleviler arasında bazıları asimilasyonu en aza indirmek için çocuklarını yetişkin döneme geldiğinde bilerek kendi köylerine dönmekte ya da kırsal yerleşim birimlerini belli aralıklarla ziyaret etmeleri güvenlik açısından toprağa güvenmekten çok tam bir asimilasyona karşı güvence olarak görülmektedir.
    Türkiye ve birçok ülkede 1950’lerden önce kırsal dönüşüm süreci (göçerlik, doğal afetler, siyasal çatışmalar sonucu ortaya çıkan zorunlu göçler ve dönemsel ya da mevsimsel göçler dışarıda tutulursa) köylülük, aşiret ve topraktan kopmama biçimindedir. Bu dönemde ortaya çıkan başta işsizlik ve ekonomik sorunlar dönemsel göçle ve mevsimlik işçilik biçiminde çözülmüş; 1950’den 1960’lı yılların sonuna kadar sürekli kentlere göç olgusu hızlanarak sürmüştür. 1970’li yılların ortalarına doğru kentlere göç doruğa ulaşarak, büyük kentlerin etrafı imarsız ve plansız gecekondularla dolmuştur. Bu aşağıdan yukarıya doğru kendiliğinden oluşan toplumsal hareketlilik, yukarıdan aşağıya ve merkezi olarak örgütlenen bürokratik kurumlar açısından büyük sorun oluşturmuştur. Kitleler halinde göç eden köylüleri köy-kentler veya tarım kentleri yoluyla köyde tutmak istenmiş ve hatta 1990’larda en çok göç alan metropol yerleşim birimlerine göçü durdurmak için “pasaport” sistemi önerme haline gelmiştir. Ayrıca her ne kadar tamamen boşalmaya yüz tutmuş hayalet köyler ortaya çıkmış ise de, emekli olanların geri dönmesi ve yakındaki kentlerde ortaya çıkan istihdam olanakları, bazı köyleri kentin uzak mahallesi haline getirmiştir.
    Kırdan kente göç, insan topluluklarının, gerçekleştirdiği dinamik bir süreç olmakla birlikte, göç kararını alan bireydir. Göçün bireyin özgür seçimine bağlı olması da göç olgusunun değerlendirilmesinde önem taşımaktadır. Türkiye’de kır-kent dengesinde içgöçlerin etkisi oldukça önem taşımaktadır.1927-1950 yılları arasındaki dönemde yoğun bir içgöç olgusuna rastlanılmamaktadır.1950-1955 dönemindeki göçte, bir önceki döneme göre kaydedilen büyük sıçrama toprağı kıt köylerin genişleme sınırlarına çoktan varmış olmalarından dolayı, gençlerin umut vaat eden kentlere yönelmeleri ile açıklanabilir. Bu köyler İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük kentlerin bulunduğu bölgelerdeki köyler olup, kapitalist pazarın ve kentlerin eksenine giren köylerdir. 1965-1970 dönemindeki göçteki 2 katlık sıçrama ise, toprağı bol olan köylerin 15 yıl sonra toprağı kıt olan köylerle aynı duruma geldiğinin bir göstergesi olabilir. Bu köyler Orta Anadolu ve Karadeniz Bölgeleri’nin köyleri olup, hem yakınlarındaki kentlerin ve hem de büyük kentlerin etkisi altına girmişlerdir ve köyden kente göç edenler artmıştır. 1980-1985 yılları arasındaki 1.5 katlık sıçrama ise, Doğu ve Güneydoğu Anadolu köylerinin bölge içindeki ve de Batı ve Güney Anadolu’daki büyük kentlerin etkisi altına girmeleri, köylere modern teknolojinin gelmesi ve işlenebilecek toprakların sınırlarına varılması –köyden itici faktörler kadar, kentin çekici faktörlerinin olması- ile açıklanabilir. Ayrıca son dönemde isteğe bağlı göçlerle birlikte zorunlu göçlerde döneme damgasını vurmuştur. Göç kararını veren birey, göç ederken ya da yer değiştirirken de bunu değişik beklentilerini gerçekleştirmek amacıyla yapmaktadır. Göç olgusu toplumsal açıdan değerlendirildiğinde ise, toplumun yeniden yapılanma süreci içine girdiği, sermaye, emek ve mekanda yeni bir denge kurulduğu ve bunun evrimsel bir boyut kazandığı görülmektedir.
    Ülkemiz genelinde de, bölgeler arasındaki dengesizliklerle, kentsel ve kırsal yerleşim yerleri arasında farklılıklar göze çarpmaktadır. Gerek kentler düzeyinde, gerek ülke çapında bölgesel düzeyde çoklu yapılar gözle görünür düzeydedir. Ancak genel çizgileri ile gelişmemiş bölgelerin (özellikle kırsal alanların), gelişmiş bölgelere (kentsel alanlara) oranla çözüm bekleyen sorunları daha kapsamlı ve yoğundur. Kırsal alanlardaki doğurganlığın çok yüksek oluşu, aşırı kırsal nüfus artışı göçlerle kente yansımakta, kent nüfusunu arttırmaktadır. Bundan dolayı Türkiye’deki kent nüfusu, kırsal nüfustan fazladır. 1993 yılında kent nüfusu 33.619.996 iken kırsal nüfus 26.619.004’tür. Ancak bu durum kentlerdeki doğal nüfus artışından gelmemekte, kırsal kesimden kentlere göçler nedeniyle olmaktadır.
    Ülke çapında kırsal kesimden kente göçü etkileyen bir öge olarak ya da bir göç nedeni olarak “çoklu yapı”ortaya çıkmaktadır. Çoklu yapı sorunu kır-kent farklılaşması ya da kırsal alanlar ile kentsel yerleşmeler arasındaki yapısal farklılıklar, çelişkiler olarak kendisini göstermekte, bu farklılaşma kırdan büyük kentlere ve özellikle de İstanbul’a gidildikçe daha da belirginleşmektedir. Söz konusu durum modernleşmenin, çağdaşlaşmanın bir sonucudur. Başka bir değişle, çağdaş gelişme çoklu toplum yapısını ortaya koymaktadır: Köyler/kentler, yoksullar/zenginler, sosyo-ekonomik yapı farklılıkları ile gecekondular/zengin mahalleleri; düşünce ve inanç yapılarındaki farklılıkları ile laik/anti-laik, Alevi/Sünni/Ateist; etnik ve emik açıdan taşıdıkları farklılıkları ile Türk/Kürt/Zaza/Laz vb. ayrımlar söz konusu çoklu yapıyı örneklemektedir. Din kurumu da çoklu yapı oluşturmaktadır (Müslüman/Hıristiyan/Musevi : Alevi/Hanefi/Şafi vb. gibi). Hatta aynı inanç içerisinde bulunan topluluk kendi içerisinde çok sayıda çoklu yapılar arz edebilmektedir:Alevi–Türk / Alevi-Kürt / Alevi-Zaza ya da Alevilik bir din / mezhep / tarikat /öğreti / kültür /yaşam biçimi veya Alevilerin ibadet yeri olarak cem evi /camii / mescit veyahut Alevilerin ibadeti olarak cem ayini / namaz vb. gibi.
    Din kurumunun toplumsal yapı içindeki yerini ve işlevlerini, bu işlevlerin toplumsal ve ekonomik dönüşümlere bağlı olarak nasıl değiştiğini, ayrıca din kurumunun niteliklerinde ve inancı benimsendiği topluluk üyelerinin ilişkilerinde ne tür gelişmeler olduğunu toplumbilimsel açıdan incelemek gerekmektedir. Din kurumu, içinde bulunduğu toplumsal yapıda meydana gelen toplumsal-ekonomik değişmelerden etkilenen ve topluluk üyelerine kazandırdığı tutum ve davranışları ve toplumu etkileyen bir kurumsal/grupsal yapıdır. Din kurumu, endüstriyel, teknolojik ve ekonomik vb. gibi gelişmelerle -bu farklı değişkenlerle- doğrudan ve/veya dolaylı bir ilişki içindedir. Yalnızca ekonomik ilişkiler veya yalnızca değer ve norm sisteminin din üzerinde salt belirliyiciliği ya da yalnızca dinin, bu farklı değişkenler üzerinde salt bir belirleyiciliği söz konusu değildir. Hem bu farklı değişkenlerin dinin üzerinde, hem de dinin bu farklı değişkenler üzerinde sürekli etkisi olmakta, ama bu karşılıklı etkinin zamana ve mekana göre ağırlığı değişebilmektedir. Örneğin, belli bir dönem ilkel teknolojik yapıdan modern teknolojik yapıya geçişte ekonomik ilişkiler dinin değişmesinde göreli bir öneme sahip olabilirken, belli bir süre sonra, değişen bu dinsel ilişkilerin, dinsel-geleneksel bir takım kurallarla kentsel alanda yaşayan toplum hayatında etkili olduğu görülmektedir.
    avatar
    NAB.admin
    Admin

    Mesaj Sayısı : 125
    Bosted : norvec
    Kayıt tarihi : 07/02/08

    Geri: Kırsal Kesimdeki Değişme Sürecinde Alevi Aile Yapısında Meydana Gelen Değişmeler

    Mesaj tarafından NAB.admin Bir C.tesi Mart 22, 2008 5:00 am

    Türkiye Cumhuriyeti’nin 75 yıllık tarihi sürecinde toplumsal kurumların, kültürel değerlerin ve benlik/kimlik yapılarının dönüşümünde; köylerden kentlere doğru zincirlemeli ve kademeli olarak gerçekleşen göç, bu büyük dönüşümün en belirgin mekanizmalarından biridir. Geleneksel ve tarımsal cemaatlerden kentsel sanayi ve hizmetler sektörlerindeki modern ve akılcı örgütlenmelere doğru akan göçmenler bir yandan eski ilişkileri ve kimlikleri sürdürme, öte yandan yeni ilişkileri ve kimlikleri kurma ve dönüştürme pratiklerini gerçekleştirmektedirler. Cumhuriyet döneminde değişik dönemlerde değişik kimliklerin öne çıktığı ve diğer kimliklerle çatıştığı ve/veya bütünleştiği gözlemlenmektedir. 1950’lere kadar özellikle 1920’ler ve 1930’larda gerçekleştirilen devrimlerle devlet dinsel ilkelere dayalı ümmet devleti olmaktan çıkarılmış ve laik, pozitivist akılcı ilkelere dayalı ulus devleti kurulmuştur. Aşiret, cemaat, tebaa kimliklerinin yerine, aile ve vatandaş kimlikleri geçirilmeye çabalanmıştır. 1950’lerde siyasal parti aidiyetleri birden ön plana çıkmış, 1960’larda sağ ve sol siyasal kimliklere dönüşerek 1980’lere kadar sürmüştür. 1960’larda ayrıca 1968 kuşağı, cumhuriyet kuşağı gibi kuşaklara ilişkin kimlikler de çıkmıştır. 1970’lerin öne çıkan egemen kimliği, sendikal işçi hareketinin büyük örgütlenme atağı yapmasıyla sınıfsal kimlikler olmuştur. 1980’lerin öne çıkan kimliği ise, feminist hareketin canlanmasıyla toplumsal cinsiyet kimlikleri olmuştur. 1980’ler ve1990’larda Sünni İslamiyet’in ve tarikatların siyasallaşması ve köktencileşmesi ve buna paralel Alevilerin siyasallaşarak derneklerini ve Cem evlerini kurmasıyla dinsel kimlikler öne çıkmıştır. Daha önceleri “Doğu’nun Azgelişmişliği” veya “Geri Kalmışlığı” olarak söylemlendirilen sorunlar, 1980’lerin ikinci yarısında ve 1990’larda Kürt etnik kimliği olarak adlandırılmış ve Türk kimliği ile ilişkileri tartışılır olmuştur.
    Ülkemizde 1950 sonrası kırsal dönüşüm sürecinin hızlanması ile, aile yapısının ve işlevlerinin de çeşitli yönlerden etkilenmiş olduğu ileri sürülmektedir. Toplumsal ve ekonomik yapı değişmeleri, farklı konumlardaki ailelere belirli fırsatlar ve sorunlar yaratmaktadır. Fırsatların değerlendirilmesinde, sorunların çözümlenmesinde ortaya çıkan çeşitlenmeler ve farklılaşmalar ailenin yapı, düzen ve işlevlerindeki değişmelerin göstergesi olmaktadır.
    Kırsal kesim topluluğu, herhangi bir insan topluluğu gibi az-çok değişmektedir. Çeşitli çalışmalar, kırsal kesim ailesinin yapı, düzen ve işlevlerindeki değişimin nedenlerini görünür bazı ekonomik faktörlere bağlamaktadırlar. Görünür ekonomik faktör; traktör, biçerdöver ve toprak miktarını kapsamaktadır. Bu yüzden yapılan çalışmalarda değişmeyi "etkilemesi olası bazı eğitsel, kültürel, toplumsal ve psikolojik faktörlerin üzerinde fazla durulmadığı anlaşılmaktadır. Kırsal kesimde, toplumsal ve ekonomik yapılar ve birbirinden farklı davranış seçeneklerinin varlığı, sapma davranışını teşvik ettiğinden norm değişmeleri meydana gelmektedir. Ayrıca teknoloji ve sanayileşmeye bağlı olarak, aile yapısı, işlevleri ve akrabalık bağlarının çözülmesi gibi diğer faktörlerin de dolaylı olarak değiştiği kabul edilmektedir. Çünkü kırsal kesim topluluklarının dışarıya açılması, kitle ulaşım ve kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması, eğitim ve sağlık hizmetlerinin kırsal kesime ulaşması gibi etkenler değişmeye hız kazandırmıştır. Yine kırsal kesimde, ekonomik sisteminin değişimine paralel olarak en azından kapalı aile ekonomisinden, dışa açık ekonomiye geçişte, toplumun ortak değişim sembolü olan para kullanımı önem kazanmaktadır. Bu da kapalı alt grup olan kırsal kesimin, parçası olduğu daha geniş toplumla bütünleşmesinde ilk adımlardan biri olmakta ve de kırsal kesimin değişmesinde etkili olmaktadır.
    Kırsal kesim toplulukları hiçbir zaman statik değildir. Zaman boyutu içerisinde sürekli olarak değişmektedir. Köy ailesinin değişiminde etkili olan faktörleri şu biçimde sıralayabiliriz:
    1. Teknolojik gelişme
    2. Sanayileşme
    3. Tarımda makineleşmenin yaygınlaşması
    4. Kentleşme
    5. Kente akının yoğunlaşması yani iç göçler ve dış göçler
    6. Kitle ulaşım araçlarının yaygınlaşması
    7. Kitle iletişim ve haberleşme olanaklarının artması
    8. Nüfus yapısında meydana gelen değişmeler
    9. Ekonomik sistemdeki gelişmeler
    10. İş bölümünde meydana gelen değişmeler
    Kırsal kesim ailesinin yapı ve işlevlerinde meydana gelen değişmeler tek hakim faktör çerçeve içinde değil, ekonomik, teknolojik gelişme ve sanayileşme gibi faktörleri de kapsayan, bir faktörler grubu çerçevesi içinde ele alınmakta ve incelenmektedir

      Forum Saati Perş. Nis. 19, 2018 10:48 pm